Maraş Kim Tarafından İşgal Edildi? Bir Felsefi İnceleme
Giriş: Kimlik, Adalet ve Tarih
Tarihin her köşesi bir parça bilinç ve kimlik taşır. Bir kent, bir toplum, bir insan… hepsi bir şekilde bir işgalin, bir hak iddiasının altında şekillenir. Fakat bu “işgal” ya da “hak iddiası” kavramları yalnızca fiziksel ya da hukuki sınırlarla sınırlı değildir. İnsanlığın kolektif bilinci, her dönemin ideolojisi ve metafiziğiyle şekillenir. Maraş, bir zamanlar Osmanlı’nın ayrılmaz parçasıydı, ancak 1919’da Fransızlar tarafından işgal edilmiştir. İşgal, bir yönüyle ulusal bir travmanın, bir diğer yönüyle de evrensel bir etik ve ontolojik sorunun kapılarını aralar.
Bu yazıda, Maraş’ın işgalini, etik, epistemolojik ve ontolojik perspektiflerden inceleyecek, tarihsel bir olayın felsefi derinliklerine inmeye çalışacağız.
Etik Perspektif: Adaletin ve Gücün Arasındaki İnce Çizgi
Etik, doğru ve yanlışın, adaletin ve haksızlığın sınırlarını çizen felsefe dalıdır. Maraş’ın işgali gibi bir olayda, haklılık ve haksızlık arasındaki sınırlar ne kadar nettir? Fransızların işgali, bu anlamda iki temel etik sorunu gündeme getiriyor: Gücün adaletle ilişkisi ve işgalin meşruiyeti.
İşgal, genellikle güçlü olanın hak iddia ettiği bir durumdur. Fransızların Maraş’a yönelik işgali, bir yanda uluslararası güçler ve siyasi stratejilerin etkisiyle şekillenen bir kararın sonucu iken, diğer yanda bu kararı meşrulaştırmak için kullanılan çeşitli etik temelleri de vardır. Fransızlar, bölgede uluslararası barışı sağlama gerekçesini öne sürerler. Ancak, bu durumun adaletle bir ilgisi olup olmadığı tartışmaya açıktır. Fransız filozof Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluk anlayışına göre, her birey kendi özgürlüğünü ve sorumluluğunu inşa eder. Bu durumda, işgal edilen bir halkın, işgalcilere karşı mücadele etme hakkı, özgürlüğüyle bir arada düşünülmelidir.
Maraş’ın işgali sırasında, yerel halkın başlattığı direnişin ahlaki zemini, sadece işgalcilere karşı bir tepki değil, aynı zamanda kendi özgürlük ve kimliklerini savunma mücadelesi olarak da değerlendirilebilir. Hegel’in tarih anlayışına göre, tarih, özgürlüklerin gerçekleşmesinin bir sürecidir. Her ne kadar tarihsel olaylar insan iradesinden bağımsız görünse de, bu süreçlerin etik olarak da anlam taşıması gerekir.
Epistemolojik Perspektif: Bilgi ve Gerçeklik Arasındaki Sınırlar
Epistemoloji, bilginin doğası, kaynağı ve doğruluğu ile ilgilenen bir felsefe dalıdır. Maraş’ın işgali gibi bir olayda, o dönemin çeşitli bilgi üretim süreçleri, farklı taraflarca farklı şekilde anlatılmıştır. Olayın doğruluğu, bilgiye dayalı bir inşa süreci olarak karşımıza çıkar.
İşgalin Fransızlar tarafından yapıldığına dair bilgi, zaman içinde halkın belleğinde çeşitli şekillerde yeniden kurgulanmıştır. Tarihsel gerçeklik, her zaman bir bakış açısı ve dil aracılığıyla şekillenir. Türk filozofları, özellikle 20. yüzyılda epistemolojik anlamda büyük bir değişim yaşanmıştır. Husserl’in fenomenolojik yaklaşımına göre, her bilgi, gözlemcinin bakış açısıyla şekillenir. Yani, Maraş’ın işgali hakkında anlatılanlar, sadece Fransızların değil, aynı zamanda işgal edilen halkın gözünden de değerlendirilmeli ve farklı bakış açıları göz önüne alınmalıdır.
Maraş’ın işgali sürecindeki bilgi üretimi ve aktarımı, çeşitli ideolojik filtrelerden geçmiştir. Fransızlar, işgalin meşruiyetini sağlamak için çeşitli propaganda araçları kullanmışlardır. Bu propaganda, aynı zamanda halkın bilgiye erişimini ve bilgiyi nasıl şekillendirdiğini de etkiler. Foucault’nun söylem analizi, bu türden bilgi üretme süreçlerini anlamak için önemli bir araçtır. Foucault, gücün bilgi üzerindeki etkisini vurgulayarak, bilgi ile güç arasındaki sıkı ilişkiyi anlatır. Bu durumda, Maraş’ın işgali hakkında üretilen bilginin gücün bir aracı olarak kullanıldığını söylemek mümkündür.
Ontolojik Perspektif: Varlık ve Kimlik
Ontoloji, varlık ve varoluşla ilgili temel soruları sorar. Maraş’ın işgali meselesi, bir kent ve halkın varoluş mücadelesinin ötesinde, kimliklerin varoluşsal bir sorgulamasıdır. İnsanlar yalnızca fiziken işgal edilmez; aynı zamanda varlıkları, kimlikleri ve kültürleri üzerinde de bir işgal yaşanır. Burada sorulması gereken soru şudur: Kimlik, yalnızca toprakla mı ilişkilidir, yoksa bir halkın manevi ve kültürel kimliği de işgal edilebilir mi?
Maraş’ın işgali, hem bir coğrafyanın hem de bir kimliğin işgali anlamına gelir. Hegel’in diyalektik felsefesinde, kimlik ancak karşıtlıklar ve çatışmalar yoluyla kendini gerçekleştirebilir. Bu anlamda, işgal edilen bir halkın kimliği, onun tarihsel ve kültürel çatışmalarıyla şekillenir. İşgal, bu halkın varoluşunu tehdit etse de, aynı zamanda kimliğinin yeniden inşa edilmesinin de bir aracı olabilir.
Bir başka deyişle, işgal sadece bir coğrafi sınırın ötesine geçer. Bir halkın ontolojik varlığı, kültürel ve manevi kimlikleriyle var olur. Fransızların işgali, bu kimliklere yönelik bir saldırıydı, ancak aynı zamanda bu kimliklerin güçlenmesine de yol açtı. Günümüzde bu tür ontolojik saldırılar, sadece toprakla değil, aynı zamanda kültürle, dil ve düşünceyle yapılmaktadır.
Felsefi Tartışmalar ve Güncel Örnekler
Günümüzde benzer ontolojik ve epistemolojik çatışmalar, küresel ölçekte görülmektedir. Ukrayna’da yaşanan işgal, bölgesel bir meselenin ötesinde, kimliklerin, tarihsel anıların ve bilgi üretim süreçlerinin çatışmasına yol açmıştır. Bu bağlamda, Maraş’ın işgali gibi tarihsel olaylar, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de tartışmalı meselelerini şekillendirmektedir.
Modern felsefede, bilgi ve etik ilişkisi sürekli bir sorgulama içindedir. Heidegger’in varlık anlayışı, modern dünya ile gelen kimlik bunalımlarını anlamak için önemli bir araçtır. Günümüz toplumu, dijital bilgi çağında kimliğini ve varlığını inşa ederken, tarihsel süreçlere ve ideolojik etkilere daha fazla açık hale gelmiştir.
Sonuç: İşgalin Gösterdiği Derin Sorular
Maraş’ın işgali, yalnızca bir toprak parçasının kaybı değil, aynı zamanda insanlık durumunun, kimliklerin, bilgilerin ve varlıkların sorgulandığı bir dönemin habercisidir. Etik, epistemolojik ve ontolojik açılardan bakıldığında, bu işgalin arkasındaki sorular hala geçerlidir. Hangi güçler haklıdır? Bilgi hangi bakış açısıyla doğru kabul edilir? Kimlik, işgalin ardından nasıl yeniden inşa edilir?
Son olarak, Maraş’ın işgali üzerine düşündüğümüzde, sadece bir ulusun değil, tüm insanlığın paylaştığı bir deneyimin izlerini sürmekteyiz. Ve belki de en önemli soru, her işgalin ardından ne kadarını gerçekten “biz” olarak hatırlayacağımızdır.